“1920 Eylülü.
Mübadele günleri...
Denizli'nin Honaz ilçesinde, Rum aileler Türk komşularıyla vedalaşıyor. Minoğlu ailesinin kızları Sofiya ve Eleni, yıllarca el emeği, göz nuru döktükleri çeyizlerini yanlarına alamazlar. İki çuvala koyarlar ve komşuları Gacaroğlu ailesine bırakırlar: ‘‘Dönersek alırız. Dönmezsek ihtiyacı olan birine verirsiniz’’ derler.
Bir daha da dönemezler.
(...)
İki Rum kızın yıllarca el emeği, göz nuru dökerek hazırladıkları çeyiz bohçası, bir şitare yorgan, dört ipek dokuma havlu, iki kuşak, iki döşek çarşafı, bir yatak örtüsü, dört işlemeli yorgan çarşafı, 10 para kesesi, bir el dokuması gömlek, iki işlemeli sofra peşkiri, bir işlemeli sofra altı, iki peştemal, tığ oyaları, iki işlemeli ipek mendil, iki Buldan işi işlemeli örtü ve altı asmalı çemberden oluşuyordu.
İsmet İnönü'nün emir erlerinden Kemal'le evli olan, soyadı kanununun çıkmasından sonra 'Yalçın' soyadını alan Gacaroğlu Ayşe, bu emaneti evlerinin en güvenli yerine koydu.
Ayşe ve Kemal Yalçın çifti, Rum komşuları belki döner diye sakladıkları çeyizin bir bölümünü, mübadele anlaşmasıyla Yunanistan'dan gelenler arasından evlatlık aldıkları Fatma'ya verdi.
Komşularının çeyiz çuvallarını yıllarca büyük bir itinayla saklayan Ayşe ve Kemal Yalçın ölmeden önce oğuları Ramazan Yalçın'a teslim ederek, Rum ailenin bulunup emanetin iadesini vasiyet etti.
(...)
Kemal Yalçın ve eşi Ayşe'nin bu vasiyetini, oğulları Ramazan değil, dedesiyle aynı adı taşıyan öğretmen Kemal Yalçın gerçekleştirdi.
Almanya'da 16 yıldır Türkçe öğretmenliği yapan oğulları Kemal Yalçın'ı ziyarete giden baba Ramazan ve anne Ümmühan Yalçın, ona bu Emanet Çeyiz’den söz etti. Ve Yunanistan'a giderek Rum Minoğlu ailesini arayıp bulmasını ve emaneti teslim etmesini istedi.
Bu isteği yerine getirmeği bir görev sayan Kemal Yalçın, 1994 yılı başlarında Yunanistan'a giderek çeyizin sahibi Minoğlu ailesini araştırmaya başladı.
Buradaki araştırmaları sonuçsuz kalınca Türkiye'ye dönen Kemal Yalçın, Yunanistan'dan Türkiye'ye mübadele anlaşması kapsamında yerleşen ailelerle görüştü.
Ayvalık'tan Rize'ye kadar geniş bir alanı dolaşıp araştırmasını sürdüren Yalçın, iki yıl önce yeniden Yunanistan'a gidip çeyizin sahibi Minoğlu ailesinin kızlarının torunlarını bulmayı başardı.
Yalçın, Emanet Çeyiz’i Volos kentinde Sofiya'nın torunu İrini ve akrabaları Yannis Minoğlu'na teslim etti.
Kemal Yalçın, Emanet Çeyiz’in sahibini bulmak için verdiği mücadeleyi ve mübadele edilen insanların dramını, 'Emanet Çeyiz Mübadele İnsanları' adlı bir kitapta topladı.
Kemal Yalçın, bu kitapla, Kültür Bakanlığı'nın 14 dalda düzenlediği
‘Cumhuriyet'in 75'nci Kuruluş Yıl Dönümü’ ve ‘Atatürk'ün 60'ıncı Ölüm
Yıl Dönümü’ yarışmasında roman dalında ikinci oldu.
Sahiplerine teslim edilen 78 yıllık Emanet Çeyiz’in öyküsü, Yunanistan'da da büyük yankı uyandırdı. Gazeteler ve televizyonlar olayı birinci haber olarak verirken Kemal Yalçın, hem Yunanistan, hem de Türkiye Komitesi tarafından 'Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü'ne aday gösterildi.
(...)
Kitabın Yunanca ve Almanca'ya çeviri çalışmaları da başlarken, Alman WDR Televizyonu, belgesel film yapmak için Kemal Yalçın'a teklif götürdü.***
Honaz'da babaannesi Ayşe'ye teslim edilen Emanet Çeyiz’i, Yunanistan'ın Volos kentinde Rum aileye iade etmek için beş yılını verdiğini söyleyen 46 yaşındaki Kemal Yalçın, yıllarca bir arada kardeşçe yaşayan insanların birbirinden koparıldığını, Yunanistan'a gitmek zorunda kalan Rumların ve Türkiye'ye gelenlerin hala eski yurtlarının özlemini yaşadığını belirterek şunları söyledi:
‘Honaz'da oturan 92 yaşındaki Sabiha Yavuz, Yunanistan'daki evini bulmamı istedi. Tek endişesi, o güzel çiçeklerinin kurumamasıydı. Sulanıp sulanmadığına bakmamı istedi'..." (Osman Nuri Boyacı, Hürriyet Gazetesi, 13 Ocak 1999. İnternet’ten)
Ne zaman Mübadele’den söz açılsa ya da onunla ilgili bir yazı okusam hüzünlenirim.
40 yıl yaşadığım Ankara’dan, kendi arzumla, İstanbul’a dönerken nasıl üzüldüğümü ben bilirim.
Bir şehri, o şehrin insanlarını, o şehre özgü anıları bırakıp gitmek kolay değildir.
Sevgili dostum Murathan Mungan'ın Geyikler Lanetler oyunundaki Anlatıcı'sı şöyle der:
“Eskiden, çok eskiden, uzun kış gecelerinde, kısık lambaların puslu camlarda titrek ışıltılarla kıpraştığı köy kahvelerine gece masalcıları, dengbejler, aşıklar gelirlermiş…
Dışarıda dondurucu bir fırtına ortalığı kasıp kavurur, şiddetli bir tipi dünyanın bütün kış kahvelerini tehdit ederken, onlar üzerlerindeki karları silkeleyip, kalın abalarını ocağın kenarında kurutup, kendilerine sunulan kahveden ve tütünden kısmetlerini alıp; eskilerden kalmış, geçmiş zamanların güzelleştirdiği masalların yırtık, sökük yerlerini onararak; belleklerine gömülmüş imgeleri bulup çıkararak, üzerlerindeki çöl tozunu silkeleyip, parlatıp, canlı kılarak yeniden anlatırlarmış.***
Zamanın küllerinin savurduğu insanları, öyküleri, destanları, masalları, kahramanları, sevdaları, camları puslu kış kahvelerinde ölü mangal ateşinin ışıyan gözlerine baka baka yeniden anlatmak, yeniden dinletmek kolay değildir.
Hiçbir yeniden kolay değildir.”
Bodrum’da “Giritli Mahallesi” ya da “Rum Mahallesi” de denilen Kumbahçe’de oturuyorum.
Komşularımın çoğu Girit’ten, İstanköy’den gelmişler. Bodrumlularla evlenmişler. Çoluk çocuğa karışmışlar. Torun sahibi olmuşlar.
Aradan bunca yıl geçmesine rağmen hala geldikleri yeri anlatırken hüzünlenirler.
Herkesin öyküsü farklıdır.
Örneğin İstanköylü Fatma… Sabahları gazete almaya giderken onu sokağımın başındaki ağacın altında otururken görürdüm.
Dertleşirdik.
O da benim gibi ağrılarından şikayet ederdi.
Yalnız ağrılarından mı?
Bunalımlarından da.
Çünkü hala savaşın etkisindeydi.
Almanların mezalimini unutmamıştı.
Bu yaka’ya gelmişti ama yaşadıklarını da beraberinde getirmişti.
Göç, göçtü.
İster bu yaka’dan o yaka’ya, ister o yaka’dan bu yaka’ya olsun.
Ama nedense daha çok buradan gidenlerin hikayesi anlatılır. Romanlarda, öykülerde, şiirlerde, makalelerde.
***
Kemal Yalçın sözlerini şöyle sürdürüyor: “(...) Evlerinden, komşularından koparılan insanlar şimdi yaşadıkları yerlere aynı isimleri koymuşlar. Bana kapılarını değil, yüreklerini açtılar. Tek kötü söz duymadım.”
Zaten sorun halklar arasında değil ki.
-----------------------------------------------------------------------
Meraklısı için:
“Bir şitare yorgan”: lügate göre “Şita” kış demekmiş. Hemen altında “Şitaiye” var. Açıklaması : Bir kasidenin kışı anlatan giriş bölümü. (Türk Dil kurumu Yayınları, s. 1124)
“Bir şitare yorgan” acaba kışlık yorgan demek mi oluyor?
“Altı asmalı çember”: Çemberin anlamlarından biri: Sandık, denk, fıçı gibi şeylerin dağılmaması için üzerlerine geçirilen dayanıklı bir cisimden yapılmış kuşak. (a.g.e., s.235)
“Altı asmalı çember” acaba asılabilen denk demek mi oluyor?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder